Yabancılaşma ve Arada Kalmışlık Hissi

Bir ülkeye alışmak ne kadar zaman alır veya alışma süreci ortalama herkeste aynı mıdır? Peki alışıyor olmak gerçekten oraya ait olduğumuz anlamına gelir mi?
Göç ettikten sonra zamanla yeni bir düzen kurarız. Başlangıçta yabancı gelen sokaklar tanıdıklaşır, konuşmakta zorlandığımız dil günlük hayatımızın bir parçası olur ve bir zamanlar bize uzak gelen alışkanlıklar sıradanlaşmaya başlar. Dışarıdan bakıldığında artık yeni hayatımıza uyum sağlamış gibi görünebiliriz. Ama içsel olarak yaşadığımız o devinim her zaman dışardan algılandığı kadar basit olmaz. Çünkü bazen yeni yaşadığımız yere alışırken, geride bıraktığımız yere de eskisi kadar ait olmadığımızı keşfederiz zaman içerisinde. Peki insan nasıl olur da hem geldiği yere hem de yaşadığı yere aynı anda yabancı hissedebilir?
Gelin biraz bu konunun psikolojik boyutlarına bakalım. Göç; yalnızca bir yerden bir yere taşınma anlamına gelmez aynı zamanda kişinin alışkanlıklarının, sosyal ilişkilerinin ve kimlik algısının yeniden şekillendiği (istemese de) psikolojik bir süreçtir. Her bireyin psikolojik dayanıklılığı, yaşam koşulları ve sosyal destek kaynakları farklı olduğundan bu uyum süreci de kişiden kişiye değişmektedir. Bununla ilgili Psikiyatrist Dinesh Bhugra ve Matthew Becker (2005) bir makale yayınlayarak göçün beraberinde getirdiği kayıpları “kültürel yas” kavramıyla incelemişlerdir. Bu kavram, bireyin yalnızca geride bıraktığı insanlara veya yerlere değil; alışık olduğu kültürel değerlere, sosyal ilişkilere ve yaşam biçimine yönelik kayıp duygularını da anlamamıza yardımcı olur.
Aslında çoğu zaman özlediğimiz şey yalnızca bir şehir, bir sokak veya bir insan değil , eski hayatımızdaki kendimize de özlem duymaya başlarız. Hiç düşünmeden konuşabildiğimiz bir dili, rahat hissettiğimiz ortamları ve hatta küçük bir esprinin bile kolayca anlaşılabildiği sohbetleri.. Ne kadar tanıdık geldi değil mi? Yeni bir ülkede bütün bunlar için daha fazla çaba harcamamamız gerekebilir çoğu zaman. Bu doğal bir döngüdür. İşte böyle zamanlarda insan yalnızca çevresine değil kendi alıştığı haline de yabancılaşabilir.
Peki iki yere de ait olmak gerçekten mümkün mü? Göçün düşündürücü yönlerinden biri, aidiyet duygusunun zamanla değişmesidir. Başlangıçta yeni ülkesine yabancı hisseden insan, yıllar sonra kendi ülkesine döndüğünde de aynı yabancılaşmayı yaşar. Eskiden doğal gelen davranışlar farklı görünür ve etrafındaki herkes kendisi ile birlikte değişmiştir artık. Tam da bu noktada insan kendisine şu soruyu sorabilir: Ben artık nereye aidim?
Bununla ilgili Psikolog John W. Berry’nin (1997) kültürleşme yaklaşımı, bireylerin yeni bir kültüre uyum sağlarken kendi kültürel kimlikleriyle kurdukları ilişkinin farklı biçimlerde gelişebileceğini açıklar. Uyum sağlamak, geçmişteki kimliğinden vazgeçmek anlamına gelmez aksine kendi kültürünü korurken yeni toplumun parçası olmak için daha esnek ve vizyoner bir bakış açısı kazandırır. Ancak bu dengeyi kurmak her zaman kolay değildir. Bazen eski hayatımıza dönmek isteriz fakat döndüğümüzde artık eskisi gibi hissedemeyeceğimizi biliriz. Yeni kurduğumuz hayatımızda kalmak isteriz, yine de bazı şeylerin hiçbir zaman tam anlamıyla tanıdık gelmeyeceğini düşünürüz. Peki ya “aidiyet” dediğimiz tek bir yere bağlı değilse?
Kültür kuramcısı Homi K. Bhabha (1994), The Location of Culture adlı eserinde kültürel kimliğin sabit olmadığını, farklı kültürlerin karşılaşmasıyla yeni kimlik biçimlerinin ortaya çıkabileceğini tartışır. Bu düşünce, göçmenlerin arada kalmışlık hissine farklı bir açıdan bakmamızı sağlar. Belki de mesele iki kültürden birini seçmek değil de her ikisinden de parçalar taşıyan yepyeni bir kimlik oluşturmaktır.
Bir ülkede büyüyüp başka bir ülkede yetişkinliğimizi geçirebiliriz. Bir dilde düşünüp başka bir dilde kendimizi ifade edebilir veya bazı değerlerimizi korurken alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz. Peki bütün bunlar bizi daha az mı kendimiz yapar? Yoksa kimliğimizin zamanla gelişmesinin bir parçası olabilir mi?
Elbette her göçmenin deneyimi farklıdır. Bu nedenle göçü yalnızca alışmak ya da alışamamak üzerinden değerlendirmek te yeterli olmaz. Insan bir yere alışsa bile hep özlem duymaya devam edebilir veya yeni hayatından memnun olsa da o konforlu hayatını arayabilir. Ama bu duyguların birarada bulunması her zaman çelişki yaratmaz. Ait olmak bir yer bulmakta değildir aslında. Ne dersiniz?
Bu yazıyla birlikte göçün psikolojik yönlerini ele aldığım yazı dizisini tamamlamak istiyorum. Bütün bunları tekrar düşündüğümde göç dediğimiz kavramın yalnızca yeni bir hayata alışmakla ilgili olmadığını, insanın kendini yeniden tanıdığı bir süreç olabileceğini düşünüyorum.
Belki de göçün en zorlu tarafı da geride bıraktığımız hayatla kurmaya çalıştığımız hayatın arasında dengeyi bulabilmektir en sağlıklı haliyle.
İşin özü; Aidiyet tek bir ülkeye, şehre veya kültüre bağlı değildir. İnsanın gerçekten ait olduğu yer, kendisini değiştirmek zorunda hissetmeden var olabildiği yerdir. Ve belki de göçün bize öğrettiği en önemli şey bir yere ait olmaya çalışırken aslında kendimize ait olmayı öğrenmemizdir…
Kaynaklar:
- Berry, J. W. (1997). Immigration, acculturation, and adaptation. Applied psychology, 46(1), 5–34.
- Bhugra, D., & Becker, M. A. (2005). Migration, cultural bereavement and cultural identity. World psychiatry, 4(1), 18.
- Bhabha, H. K. (1994). The postcolonial and the postmodern: The question of agency. The location of culture, 171–197.


