Aile: İnsanın Kendisi Olarak Var Olabildiği Yer

ilhami-ozbey

Fıtrat, muhabbet ve merhamet ekseninde yuvayı yeniden düşünmek

İnsan, hayatın içinde pek çok kimlik taşır. Mesleği, makamı, başarıları, sorumlulukları ve kendisinden beklenenler vardır. Çoğu zaman güçlü görünmek, başarılı olmak ve kendisini ispat etmek zorunda hisseder. Dış dünya onu daha çok yaptıkları, başardıkları ve sahip oldukları üzerinden değerlendirir.

Oysa insanın bütün bu kimliklerden sıyrılabildiği, hiçbir apolete ihtiyaç duymadan, yalnızca kendisi olarak var olabildiği bir yere ihtiyacı vardır.


İşte o yer, evdir; yuvadır, ailedir.

Yuva; korktuğunda sığınabildiği, yorulduğunda dinlenebildiği, incitildiğinde yaralarını sarabildiği, gururu kırıldığında yeniden doğrulabildiği yerdir insanın. Dış dünyanın hırpaladığı insanın eksikliklerini saklamak zorunda kalmadığı, zayıflıklarının aleyhine kullanılmayacağını bildiği bir güven alanıdır.

İnsan dışarıda güçlü olmak zorunda kalabilir; ama evinde güçlü görünmek zorunda olmamalıdır. Çünkü aile, insanın kusursuz olduğu için sevildiği değil, kusurlarıyla birlikte kabul gördüğü yerdir.


Birbirine Örtü Olabilmek

Yuvayı inşa eden, birbirinin hayatına gönüllü olarak katılan kadın ve erkektir. Evlilik, iki kusursuz insanın buluşması değil; farklılıkları, ihtiyaçları ve eksiklikleriyle birbirini tamamlamaya niyet eden iki insanın yol arkadaşlığıdır.

Bu birlikteliği anlatan en anlamlı benzetmelerden biri, eşlerin birbirine örtü olmasıdır.

Örtü, insanın bedenine en yakın olandır. Araya mesafe koymadan sarar, korur, kuşatır. Dışarıya karşı sınır oluştururken içeride yakınlığı mümkün kılar. Mahremiyeti korur, kusurları teşhir etmez, insanı savunmasız bırakmaz.

Eş olmak da böyledir. Birbirinin zaaflarını bilmek ama bunları üstünlük aracına dönüştürmemek; eksikliklerini görmek ama başkalarının önüne sermemek; en kırılgan taraflarını tanımak ve tam da oralara özen gösterebilmektir.

Örtü, örttüğü şeyi ortadan kaldırmaz; onu korur. Eşlerin yakınlığı da birinin diğerinin şahsiyetini gölgelemesi değil, kendisi olabilmesine imkân tanımasıdır.

İyi bir evlilik, iki insanın birbirinde kaybolduğu değil, birbirinin yanında kendisi olabildiği birlikteliktir.


Birbirine İhtiyaç Duymaktan Neden Korkar Olduk?

Modern dünya, insana sürekli kendi kendine yetmesi gerektiğini söylüyor. Kimseye muhtaç olmamak, her şeyi tek başına başarabilmek ve bağımsızlığını her şartta korumak, neredeyse ideal insanın ölçüsü hâline geldi.

Oysa insan, mutlak anlamda kendi kendine yeten bir varlık değildir. Sevilmeye, anlaşılmaya, ait olmaya, güvenmeye ve güven vermeye ihtiyaç duyar. Yalnızca birine ihtiyaç duymak değil, birinin hayatında ihtiyaç duyulan kişi olmak da insana anlam kazandırır.

Evlilik, bu karşılıklı ihtiyacın en özel biçimlerinden biridir.

Ne var ki bugün ihtiyaç duymayı bağımlılıkla, fedakârlığı kayıpla, uyum göstermeyi tavizle, sabretmeyi güçsüzlükle karıştırabiliyoruz. Böylece evlilik, birbirini tamamlayan iki insanın birlikteliği olmaktan çıkıp kendi alanlarını sürekli savunan iki kişinin mücadelesine dönüşebiliyor.

Oysa bağlılık, insanın şahsiyetinden vazgeçmesi değildir. Kendi ayakları üzerinde durabilen birinin gerektiğinde eşine yaslanabilmesi, onun da kendisine yaslanmasına imkân tanımasıdır.

İnsanın eşine ihtiyaç duyması onu eksiltmez; sevdiğinin hayatında güven ve huzur kaynağı olabilmesi birlikteliği derinleştirir.


Farklılıklar, Roller ve Birbirini Tamamlamak

Kadın ve erkek, insan olmaları bakımından aynı değere ve onura sahiptir. Ancak aynı değerde olmak, her bakımdan birbirinin aynısı olmak değildir.

Kadının şefkatine, duyarlılığına ve anaç yönüne; erkeğin koruyuculuğuna, sahiplenme ve güven verme isteğine ilişkide yer açılması kıymetlidir. Elbette bu özellikler yalnızca bir cinsiyete ait değildir; her insan bunları kendi mizacına göre farklı biçimlerde taşır.

Önemli olan, farklılıkların bir üstünlük mücadelesine dönüşmeden birbirini tamamlayabilmesidir. Sahiplenmek tahakküm kurmak, korumak kontrol etmek değildir. Şefkat göstermek de insanın kendisini unutması anlamına gelmez.

Bugün kimi evliliklerde eşitliği her konuda aynılık olarak yorumlarken, farklılıkların ilişkiye katabileceği zenginliği gözden kaçırıyoruz. Oysa eşlerin aynı değere sahip olması, aynı özellikleri taşımalarını veya bütün sorumlulukları aynı biçimde üstlenmelerini gerektirmez.

Ailede esas olan, hayatın yükünün hakkaniyetle paylaşılmasıdır. Fedakârlık sürekli aynı kişiden beklenmemeli; sorumluluklar eşlerin imkânlarına, ihtiyaçlarına ve hayatın değişen şartlarına göre şekillenebilmelidir.

Rol çatışması eşleri birbirine karşı konumlandırırken, rol paylaşımı onları hayatın güçlüklerine karşı yan yana getirir.

Evlilikte mesele, kimin daha güçlü olduğu değil, iki insanın birbirinin hayatını nasıl kolaylaştırabildiğidir.


Kusurlarıyla Sevmek, Birlikte İyileşmek

Modern hayat, sevgiden beklentilerimizi de değiştiriyor. Sosyal medyada sergilenen kusursuz hayatlar ve romantik anlatılar, zihnimizde gerçek dışı bir evlilik tasavvuru oluşturabiliyor. Eşimizin bizi her zaman anlamasını, eksiksiz davranmasını, sürekli aynı heyecanı yaşatmasını bekleyebiliyoruz.

Oysa gerçek insan böyle değildir.

Hepimizin eksiklikleri, zaafları ve yorgunlukları vardır. Evlilik, bunların ortadan kalktığı değil, bu gerçeklikle birlikte yaşamayı öğrendiğimiz yerdir.

Sevginin olgunluğu, eşinin yalnızca güzel taraflarını beğenmekte değil; eksiklikleriyle karşılaştığında onu değersizleştirmemekte, hatalarını kişiliğini incitmeden konuşabilmekte ve birlikte iyileşmeye gönüllü olmakta ortaya çıkar.

Elbette kusurlarıyla sevmek, şiddete, aşağılamaya veya sürekli incitilmeye katlanmak değildir. Merhamet, insanın kendi onurunu da korumasını gerektirir.

İyi bir evlilik, hiç sorun yaşanmayan değil, sorunların birbirini incitmeden ve değersizleştirmeden çözülebildiği birlikteliktir.


Tüketilen Sevgi mi, İnşa Edilen Yuva mı?

Tüketim dünyası, sevgiyi de kendi diliyle anlatıyor. Pahalı hediyeler, gösterişli kutlamalar ve başkalarının beğenisine sunulan romantik görüntüler, zaman zaman ilişkinin değerini belirleyen ölçülere dönüşüyor.

Oysa sevginin en sahici hâlleri çoğu zaman gösterişli değildir.

Yorgun gelen eşin hâlini fark etmek, yükünü hafifletmek, öfkeliyken kırıcı olmamayı seçmek, zor zamanında yanında durmak, mahcubiyetini örtmek, gerektiğinde özür dilemek...

Yuva, çoğu zaman kimsenin görmediği bu küçük iyiliklerle kurulur.

Tüketim anlayışı sürekli daha yenisini ve daha fazlasını aramayı telkin ederken, aile eldekinin kıymetini bilmeyi, emek vermeyi, yıpranan bağları onarmayı gerektirir.


Birlikte atılan küçük ama sahici adımlar, başkalarının senaryolarından ödünç alınmış büyük mutluluk vaatlerinden daha kıymetlidir.

Bu iklim yalnızca eşler için değil, çocuklar için de önemlidir. Çocuk sevgiyi, güveni ve saygıyı önce evinde tanır. Anne ve babasının birbirine nasıl davrandığını, anlaşmazlıkları nasıl çözdüğünü görerek büyür. Kusursuz ebeveynlere değil; birbirine saygı duyan, hatalarını kabul edebilen, kırdığında onarmaya çalışan yetişkinlere ihtiyaç duyar.

Çünkü çocuğa bırakılabilecek en kıymetli miraslardan biri, sevginin yalnızca söylenen bir söz değil, yaşanan bir davranış olduğunu görmesidir.


Fıtrat: İnsanın Değişmeyen Hakikati

Fıtrat, geçmişe veya bugüne ait bir olgu değil, insanın varoluşuna içkin ontolojik bir hakikattir. Zamanın ve toplumsal şartların değişmesiyle özünü yitirmeyen bu hakikat, insanın yaratılıştan taşıdığı asli özellikleri, ihtiyaçları ve yönelimleri ifade eder.

Fıtratı korumak, geçmişin aile biçimlerini bugüne taşımak değil; değişen hayat şartlarında insanın yaratılışından kaynaklanan ihtiyaçlarını gözetebilmektir.

İnsan hangi çağda yaşarsa yaşasın sevilmek, anlaşılmak, güvenmek, ait olmak ve değer görmek ister. Hem şahsiyetini korumaya hem de bir başkasına gönülden bağlanmaya ihtiyaç duyar.

Toplumsal roller ve hayatın şartları değişebilir; fakat insanın bu temel ihtiyaçları ortadan kalkmaz.

Bu nedenle fıtratı gözetmek, kadın ve erkeğin farklılıklarını yok saymak ya da onları değişmez görev kalıplarına hapsetmek değil; birbirlerinin yaratılışına, mizacına ve ihtiyaçlarına saygı duyarak ortak bir hayat kurabilmektir.

Aile danışmanlığının temel meselelerinden biri de budur: Eşlerin yalnızca sorunlarını çözmelerine değil, birbirlerinin ihtiyaçlarını yeniden görmelerine, aralarındaki güveni ve muhabbeti güçlendirmelerine yardımcı olmak.


Son Söz: Eve Dönebilmek

İnsan hayatın içinde yorulur, kırılır, yanılır. Bazen başaramaz, bazen kaybeder, bazen de kendisinden beklenenlerin altında ezilir.

Bütün bunların ardından dönebileceği bir evin olması büyük bir nimettir. Fakat burada kastedilen yalnızca kapısını açabildiği bir bina değildir.

Eve dönmek; anlaşılmaya, kabul edilmeye, güvene ve merhamete dönebilmektir.

Böyle bir yuva kendiliğinden kurulmaz. Kadının ve erkeğin birbirine açtığı alanla, üstlendiği sorumlulukla, gösterdiği özenle ve her gün yeniden seçtiği sevgiyle inşa edilir.

Yuva, bir defada kurulup bitirilen bir yapı değil, birlikte sürdürülen bir imar faaliyetidir. İnsan bu yapıyı inşa ederken kendisi de olgunlaşır; korurken korunur, iyileştirirken iyileşir.


Aile, insanın bütün apoletlerini kapının dışında bırakabildiği; eksikliklerini saklamadan, yaralarını gizlemeden, yalnızca kendisi olarak sevilebildiği yerdir.

Gerçek yuva, insanın dünyadan kaçtığı değil, dünyanın yorgunluğunu üzerinden atıp yeniden hayata dönebildiği yerdir.

İyilikle kalın…

Uzman Sosyolog Aile danışmanı; İlhami ÖZBEY


advicemy-footer
logo

Bizi Takip Edin

advicemyGooglePlay
advicemyGooglePlay

Dikkat - Online danışmanlık hizmeti, herkese uygun bir hizmet değildir. İntihar veya kendine zarar vermek gibi düşüncelere sahipseniz, sitedeki hizmetler size uygun olmayabilir. Bu durumdaysanız aşağıdaki yardım numaraları ile iletişime geçmenizi tavsiye ederiz.

Acil Yardım Hattı: 112, Polis İmdat Hattı: 155, Aile İçi Yardım Hattı: 183, Uyuşturucu İle Mücadele Yardım Hattı: 191