Alışkanlıkların Tutsağı

Psikolojik Danışman - Eğitim Koçu
Talha Altın
06 Ocak 2026

Eski sevgilinize neden dönmek istersiniz veya zaten izlemiş olduğunuz bir film veya diziyi tekrardan izlemek sizi neden daha çok rahatlatır. Bazen yeni bir şeylere adım atmaktansa bildiğimiz eski durumları tercih ederiz. Bu durumlar bizi mutsuz etse bile böyle tercihlerde bulunabiliyoruz. Kişi yaptığı işten tatmin olmadığını, içinde bulunduğu ilişkide kendini değersiz hissettiğini ya da yaşam düzeninin ona iyi gelmediğini ifade edebilir. Buna rağmen değişim ihtiyacı açıkça hissedildiği hâlde, çoğu zaman bu yönde somut bir adım atılmaz. Bu durum, yüzeyde “alışkanlık”, “konfor alanı” ya da “cesaretsizlik” gibi kavramlarla açıklansa da altında çok katmanlı psikolojik süreçler yer alır.
Davranışsal psikoloji literatüründe bu eğilim, status quo bias yani mevcut durumu koruma eğilimi olarak tanımlanır. Samuelson ve Zeckhauser’in (1988) çalışmaları, bireylerin kendileri için daha avantajlı olduğu açıkça görünen seçenekler karşısında dahi mevcut durumu tercih etme eğiliminde olduklarını göstermektedir. Bunun temel nedenlerinden biri, mevcut durumun birey için tanıdık ve öngörülebilir olmasıdır. Örneğin, uzun süredir çalıştığı işte değersiz hisseden bir kişi, iş değiştirmenin daha iyi bir yaşam ihtimali sunabileceğini bilse bile, yeni bir ortama uyum sağlama zorunluluğu, başarısız olma ihtimali ve kontrol kaybı duygusu nedeniyle mevcut koşulları sürdürmeyi seçebilir. Mevcut iş, kötü de olsa “nasıl dayanacağını bildiği” bir alandır. Orası onun için bilinen bir yerdir. “Bilinen acı bilinmeyen tatlılıktan iyi gelir.”
Belirsizlik bu noktada kritik bir rol oynar. Belirsizlik, insan zihni için nötr bir boşluk değil; çoğu zaman aktif bir tehdit olarak algılanır. Hirsh, Mar ve Peterson (2012), belirsizliğin beyindeki kaygı merkezlerini harekete geçirdiğini ve kaçınma davranışlarını artırdığını ortaya koymuştur. Bu nedenle birey, henüz deneyimlemediği bir “iyi” olasılığı karşısında dahi yoğun kaygı yaşayabilir. Örneğin, yalnızlıktan şikâyet eden bir kişi, yeni bir ilişkiye başlama fikriyle karşılaştığında “ya yine incinirsem”, “ya yanlış birini seçersem” gibi olası olumsuz senaryolara odaklanabilir. Mevcut yalnızlık acı verici olsa bile tanıdıktır; yeni bir ilişki ise belirsizlik barındırır ve bu belirsizlik zihinsel olarak daha tehdit edici algılanabilir.
Bu noktada kayıptan kaçınma kavramı devreye girer. Kahneman ve Tversky’nin (1979) Prospect Theory çerçevesinde ortaya koyduğu üzere, insanlar kayıpları kazançlara kıyasla daha yoğun ve sarsıcı biçimde deneyimler. Bu nedenle karar verirken, elde edebilecekleri olası kazanımlardan çok, kaybetme ihtimallerine odaklanırlar. Sağlıksız bir ilişkide kalan bir kişinin, ilişkiyi sonlandırmanın getirebileceği yalnızlık, suçluluk ya da sosyal çevre kaybını, ilişkinin yarattığı duygusal zarara rağmen göze alamaması bu duruma örnek verilebilir. Bilinen zarar, bilinmeyen bir iyiliğe kıyasla daha katlanılabilir görünür.
Alışkanlıkların sürdürülmesinde kimlik ve benlik algısı da önemli bir rol oynar. Alışkanlıklar yalnızca tekrar eden davranışlar değil; çoğu zaman bireyin “ben kimim?” sorusuna verdiği yanıtın bir parçasıdır. William James’in ifade ettiği gibi, alışkanlıklar kişiliğin görünmez mimarlarıdır. Breakwell’in (1986) kimlik kuramına göre, birey benlik bütünlüğünü tehdit eden değişimlerden kaçınma eğilimindedir. Örneğin, yıllardır aynı mesleği yapan bir kişi için o iş yalnızca bir gelir kaynağı değil; aynı zamanda kimliğinin temel bileşenlerinden biridir. Bu meslekten ayrılmak, yalnızca iş değiştirmek değil; kişinin kendisini yeniden tanımlamak zorunda kalması anlamına gelir. Bu da bilinçdışı düzeyde güçlü bir tehdit algısı yaratabilir.
Toplumsal söylemde değişimden kaçınmak çoğu zaman “cesaretsizlik” olarak etiketlenir. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında bu durum, çoğu zaman bireyin kendini ruhsal olarak koruma çabasıdır. Beck’in (1976) bilişsel kuramında tanımlanan felaketleştirme eğilimi, bireyin henüz gerçekleşmemiş olumsuz senaryoları gerçekmiş gibi zihninde canlandırmasına neden olur. “Ya daha kötü olursa?”, “Ya başa çıkamazsam?” gibi düşünceler, kişiyi hareketsizliğe iter. Bu mekanizma, bireyin gelişimini engellemekten ziyade onu potansiyel tehditlerden korumayı amaçlar.
Değişimin zorlayıcı olmasının bir diğer nedeni, sürecin çoğu zaman bir anda gerçekleşmesi beklentisidir. Değişimin ise doğrusal olmayan, aşamalı ve zaman içerisinde ilerleyen bir süreç şeklinde yaşanırsa daha rahatlatıcı ve güvenli olabilir. Küçük ve yönetilebilir adımlar, bu sürecin en kritik bileşenlerinden biridir. Çünkü bu adımlar, belirsizliğin yarattığı yoğun kaygıyı azaltırken bireyin öz yeterlik algısını güçlendirir. Bandura’nın öz yeterlik kuramının da işaret ettiği gibi, kişi baş edebildiğini deneyimledikçe kendine olan güveni artar ve değişim daha ulaşılabilir bir hedef hâline gelir. Büyük ve ani değişimler zihinde tehdit algısını artırırken, küçük adımlar beynin “kontrol edebilirim” mesajını almasını sağlar.
Yeni bir duruma daha rahat alışabilmek için bireyin öncelikle belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktan vazgeçmesi gerekir. Çünkü belirsizlik, değişimin kaçınılmaz bir parçasıdır. Bu noktada önemli olan, belirsizlikle baş etme kapasitesini artırmaktır. Birey, kendine şu soruları sorabildiğinde değişime daha hazır hâle gelir: “Her şeyi bilmek zorunda mıyım?”, “Bu süreçte hata yapmam mümkün mü?”, “Mükemmel olmak yerine yeterince iyi olmak bana ne kazandırır?” Bu tür bilişsel yeniden yapılandırmalar, değişimin tehdit edici algısını azaltır.
Ayrıca yeni olana alışma süreci, bireyin duygularını bastırması değil; onları tanıması ve tolere edebilmesiyle kolaylaşır. Kaygı, belirsizlik ve tereddüt değişimin doğal eşlikçileridir. Bu duyguların varlığını kabul etmek, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi güçlendirir ve değişimi daha sürdürülebilir kılar. Duygusal dayanıklılık arttıkça, birey bilinmeyeni yalnızca kaçınılması gereken bir alan olarak değil, öğrenme ve gelişim fırsatı sunan bir deneyim olarak da görebilir. Psikolojik esneklik geliştikçe, birey geçmiş deneyimlerinden edindiği baş etme becerilerini yeni durumlara taşıyabileceğini fark eder. Böylece belirsizlik yalnızca bir risk alanı olmaktan çıkar; kişinin kendisiyle ve potansiyeliyle temas edebileceği yeni olasılıkların zemini hâline gelir.



